İspanyol Soslu Psychedelic Doom: Wild Fuzz Trip

Bazı müzikler vardır, tek yapmanız gereken arkanıza yaslanıp kendinizi akışa bırakmaktır. Wild Fuzz Trip de bu deneyimi en iyi yaşatan gruplardan biri. Galiçya’nın sisli ve esrarengiz doğasından beslenen ikili, psychedelic doom ile stoner doom arasında gezinen müziğiyle dinleyicisini ağır ama keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Biz de bu büyüleyici yolculuğun izini sürmek ve grubun ses dünyasını daha yakından keşfetmek için Wild Fuzz Trip ile bir araya geldik.
İstanbul’dan selamlar! Okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız? Wild Fuzz Trip’in üyeleri kimler ve grup nasıl kuruldu?
Merhaba, öncelikle müziğimizi dinlediğiniz ve grubumuza gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz. Wild Fuzz Trip’in iki kadrolu üyesi var: Diego ve ben, Michel. Uzun yıllardır arkadaşız ve bu projeden önce, on beş yılı aşkın süredir var olan Deathwalking adlı bir death metal grubunda birlikte çalıyorduk.
Zamanla daha organik, psikedelik ve fuzz ağırlıklı seslere ilgi duymaya başladım ve Wild Fuzz Trip fikri böylece doğdu. Diego’yu bu yeni projeye davet ettim ve birlikte bu müzikal yolu geliştirmeye başladık.
Grubun çekirdeğini ikimiz oluşturuyoruz, ancak farklı kayıtlarda yer alan, bas, davul, saksafon çalan ve hatta bazı şarkılarda vokal yapan müzisyen arkadaşlarımızla da işbirliği yapıyoruz. Yıllar boyunca İzlanda, Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere birçok ülkeden müzisyenlerle çalıştık.
“Ambient müziği ve bu albümde ortaya çıkan genel atmosferi seviyoruz”
Son albümünüz “Fuzz Transmissions”dan bu yana neler yaptınız? Sizce bu albümü önceki çalışmalarınızdan ayıran en belirgin özellik nedir?
Bu albümün kaydı biraz farklıydı. Basçı Andy bize misafir olarak gelmişti, ancak elimizde bitmiş şarkılar yoktu; sadece fikirler ve demo taslakları vardı. Ona bu temel yapıları gösterdik ve o da ana riffler üzerine doğaçlama yaptı.
Sonuç, daha az değişiklik içeren ve tekrarlayan ritmik bir temele sahip, daha ambient bir albüm oldu. Çok az vaktimiz vardı, sadece iki ya da üç gün, bu yüzden Andy bas hatlarını hızlıca kaydetti. Bundan sonra, o sağlam enstrümantal temellerin üzerine doğaçlama yaptık ve albümü yavaş yavaş şekillendirdik.
Ancak, “Galactican Twilight” farklı bir şekilde kaydedildi. O parça için Andy’ye bestelenmiş şarkıyı gönderdik ve o da İngiltere’den uzaktan basını kaydedip geri gönderdi. Daha fazla riff ve değişiklik olduğu için biraz farklı hissettirdiğini fark edebilirsiniz. Sonuçta nihai sonuçtan çok memnunuz. Ambient müziği ve bu albümde ortaya çıkan genel atmosferi seviyoruz.

Galiçya ilgi çekici ve büyüleyici bir yer. Galiçya’da müzik yapmak Wild Fuzz Trip’in soundunu nasıl etkiledi? Galiçya’nın doğası ve atmosferi müziğinize ilham veriyor mu?
Elbette. Galiçya gerçekten büyüleyici ve sıradanlıktan çok uzak bir yer. Çok eski zamanlarda, eski dünyanın sonu; antik Avrupa’nın en batı ucu olarak kabul edilirdi. İnsanların yalnızca içinden geçip gittiği değil, bilinçli bir yolculukla ulaştığı, hatta hac için geldiği bir coğrafya burası. Galiçya, sadece uğrayıp geçilecek bir yer değil; varılan, içine girilen bir yer. Buraya geldiğinizde dış dünyadan kopup huzur bulabilirsiniz. Ama aynı zamanda vahşi doğanın, güçlü okyanusun ve nemli, bulutlu iklimin yarattığı o gizemli atmosferin tam ortasında kalırsınız.
Galiçya kültürü, aşkın olana, okült olana ve bilinmeyene güçlü bir şekilde bağlıdır. Bunun izlerini müziğimizde de duyabilirsiniz. Bazı anlar yoğun, ağır ve derin bir his yaratırken, bazı anlar daha dingin, daha hipnotik ve daha içsel bir akış sunuyor.
Wild Fuzz Trip’i büyük bir şehrin gürültüsü içinde dinlemeyi, Galiçya’nın bu manzaraları arasında yürürken hayal ettiğim kadar kolay hayal edemiyorum. Burası, hem kim olduğumuzu şekillendiren hem de müziğimizi bu coğrafya için adeta kusursuz bir film müziğine dönüştüren en önemli etkenlerden biri oldu.
“Bizim için en önemli şeylerden biri, organik ve gerçekçi bir sound yakalayabilmek”
Enstrümantal müzikte duyguyu aktarırken en çok hangi unsurlara odaklanıyorsunuz? Melodiye, atmosfere, efektlere mi yoksa ritme mi?
Bizim için en önemli unsurlar atmosfer ve dinamikler. Müziğimiz enstrümantal olduğu için, dinleyiciyi içine çeken güçlü ve sürükleyici bir atmosfer yaratmaya özellikle önem veriyoruz. Bu yüzden vintage Matamp’lerden klasik Orange amfilere kadar eski ekipmanlarla çalışmayı seviyoruz. Bazı düzenlemelerde ise Space Echo’nun o sıcak ve karakterli tonuna başvuruyoruz.
Basçımızın yalnızca çaldığı enstrümanlarla değil, kullandığımız ses dünyasıyla da doğrudan bir bağı var; kendisi aynı zamanda gitar pedalları ve gitarlar da üretiyor. Bu nedenle zaman zaman onun kendi tasarımlarını da kullanıyoruz. Bizim için en önemli şeylerden biri, organik ve gerçekçi bir sound yakalayabilmek. Çünkü sözler olmadan, yalnızca müzik aracılığıyla duygu aktarmaya çalıştığınızda, o samimi ve doğal hissi korumak çok daha belirleyici hale geliyor.

Farklı ülkelerde bulunan müzisyenlere sahip bir grup olarak, uzaktan prodüksiyon süreci nasıl işliyor? Şarkıları birlikte nasıl şekillendiriyorsunuz?
Farklı ülkelerde yaşıyor olmamız doğru, ancak kayıt süreci için çoğunlukla burada bir araya geliyoruz. Elbette birbirimize demo kayıtları gönderiyoruz, fakat asıl kayıtların büyük bölümü kendi stüdyomuzda gerçekleşiyor. Örneğin ilk albümde davulları, İzlandalı yakın dostumuz Bjarki Omarsson burada kaydetti; bu kayıtlar için özellikle yanımıza geldi.
Bjarki dışında iki davulcuyla daha çalışıyoruz ve her ikisi de Galiçya’da yaşıyor. Bize yakın olmaları, doğal olarak süreci oldukça kolaylaştırıyor. Basçımız Andy ile de benzer bir yöntem izliyoruz: demoları ona gönderiyoruz, o da fırsat buldukça bizi ziyaret ediyor — şu ana kadar buraya üç kez geldi — ve kayıtlarını burada alıyoruz. Bununla birlikte bazı bas partilerini evde kaydettiği de oluyor; biz de bu kayıtları daha sonra stüdyomuzda yeniden amplifiye ederek son hâline getiriyoruz.
Bunun dışında, Teksas’ta vokal kayıtlarını yapan Alice Austin ve “Nebula Groove” için Avusturya’da saksafon kaydeden Martin Ludl ile de işbirliği yaptık. Onlar kendi partilerini bize gönderiyor, biz de tüm bu kayıtları burada, son miks aşamasında bir araya getiriyoruz.
Yani üretim sürecinin bir kısmı uzaktan ilerlese de, müziğin gerçek özü her zaman şarkılara hayat verdiğimiz stüdyomuzda şekilleniyor.
“Yaptığımız her şey, bizim kimliğimizin bir uzantısı”
Son soruya geçelim o halde. Müzik dışındaki ilham kaynaklarınız nelerdir?
Müziğin ötesinde, ilham kaynağımız oldukça kişisel. Şarkı başlıklarından artwork’lere kadar her şeyi, kendi kimliğimizle bağlantılı hâle getirmeye çalışıyoruz. Örneğin, ilk EP’mizde kapak çalışmasında David Paul Seymour ile işbirliği yaptık; bazı başlıklar ve atmosfer de onun “Kumasan” adlı çizgi romanından ilham aldı.
Her yeni yayınla birlikte işler daha da kişisel hâle geliyor. Distant Planets EP’sinde hikaye, uzak bir gezegende Diego tarafından yaratılan ve Andy’nin yüzünün işlendiği bir pedalla ilgiliydi. Bir astronot, “catonauts” yani kedilerimizin yardımıyla onu keşfediyor; bu kediler videoklipte de yer aldı. O video bizim için çok özel bir anlam taşıyor. Klipte, Anastasia Rodina’dan Cotton Dudes tarafından yapılan el yapımı kuklalar kullanıldı; stüdyomuzu baştan sona, kare kare yeniden yarattı. Onun işçiliği inanılmazdı ve bu çalışmaya çok sevgi besliyoruz.
Ayrıca bilim kurgu, uzay görselliği, eski analog teknoloji ve vintage ekipmanlar da bize ilham veriyor. Eski kayıtlar, klasik amfiler ve analog efektler, bizim çok sevdiğimiz karakteristik bir hava taşıyor.
Bazen görsel sanatlar, filmler ve psikedelik imgeler de sürece dahil oluyor. Tüm bu unsurlar, dinleyicinin kendi hikayesini hayal edebileceği bir ses dünyası yaratmamıza yardımcı oluyor. Ama nihayetinde her zaman her şeyi kişisel bir boyuta taşımaya çalışıyoruz. Tüm bu etkiler, kendi deneyimlerimiz ve fikirlerimizden geçiyor; işte yarattıklarımıza anlam kazandıran da bu oluyor.
Bu seviyedeki kişisel detay, aslında yaratıcı motorumuzun ta kendisi. Yaptığımız her şey, bizim kimliğimizin bir uzantısı.



