RöportajlarSanat SepetYerli

Mitolojik Figürlerin Işığında: Yağmur Candar (Neftisar) Röportajı

Daha çok Neftisar mahlasıyla bilinen Yağmur Candar, üretimlerinde Türk mitolojisinin kadim anlatılarını çağdaş bir estetikle buluşturan özgün bir sanatçı. Geleneksel anlatılardan beslenirken onları birebir tekrar etmek yerine dönüştüren, güncel bir dile taşıyan sanatçı, mitolojik figürleri bugünün duygusal ve düşünsel iklimi içinde yeniden konumlandırıyor. Sanat pratiğinin beslendiği kaynakları, sembollerin arkasındaki anlam katmanlarını ve üretim sürecini daha yakından konuşmak için Yağmur Candar ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.

Merhaba Yağmur, okuyucularımıza kendini tanıtır mısın?

Merhaba, ben Yağmur. Sanat üretimlerimde ve dijital dünyada daha çok Neftisarmahlasıyla var oluyorum. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde eğitim aldım.

Çalışmalarımda karanlık ve sürreal elementleri, ağırlıklı olarak Türk mitolojisiyle harmanlıyorum. Zihnimdeki bu imgeleri sadece tuvale değil, dijital illüstrasyonlara, üç boyutlu formlara ve detaylı dövme tasarımlarına aktararak çok yönlü bir üretim süreci yürütüyorum.

Ama bunun biraz daha kişisel bir tarafı da var. Mitoloji benim için sadece estetik bir alan değil; bilinçaltının dili gibi. Çocukluğumdan beri tekinsiz, kadim ve biraz da karanlık imgeler zihnimde dolaşırdı. Zamanla onların susturulacak şeyler değil, üretilecek şeyler olduğunu fark ettim. Neftisar aslında o iç dünyanın dışarıdaki adı gibi.

Yağmur Candar – Oburlar Savaşı (detay)

“Zihnimdeki o mistik, tekinsiz imgeleri ve gotik atmosferi bir şekilde dışa vurmam gerekiyordu”

Sanatçı kimliğinin oluşumunda seni yönlendiren şey daha çok içsel bir zorunluluk muydu, yoksa keşfedilen bir yetenek mi?

Kesinlikle içsel bir zorunluluktu. Zihnimdeki o mistik, tekinsiz imgeleri ve gotik atmosferi bir şekilde dışa vurmam gerekiyordu. Yetenek, bu içsel dökülmeyi daha estetik ve teknik bir temele oturtmamı sağlayan bir araç oldu sadece. İçimdeki o kaosun dünyasını somutlaştırma ihtiyacı olmasaydı, teknik beceri tek başına kimliğimi inşa edemezdi.

Ben hiçbir zaman “resim yapabiliyorum” diye sanatçı olmadım. “Yapmak zorundayım” hissiyle üretmeye başladım. O yüzden sanat benim için bir kariyerden önce bir denge kurma biçimi. İçimdeki mitolojik alanı görmezden gelmek yerine onunla konuşmayı seçtim.

İşlerine baktığımızda “Bu, Yağmur’a aittir” diyebiliyoruz. Sence bir sanatçıyı özgün kılan nedir?

Bence özgünlük, sanatçının kendi ilgi alanlarıyla ve iç dünyasıyla ne kadar filtresiz yüzleştiğiyle ilgili. Benim işlerimde mitolojik sahnelerin her biri iç dünyamda biçimsel ve ruhsal olarak günlerce incelediğim anlar.

Bir sanatçıyı özgün kılan şey dışarıdaki trendler değil, kendi içindeki o biricik, belki biraz karmaşık dünyayı kendi kurallarıyla görselleştirmesidir. O ruhu işe kattığınızda imzanıza bile gerek kalmıyor.

Ben mitolojiyi çalışırken aslında kendimi çalışıyorum. Karanlık sahneler, kadim yüzler (ama her biri tanıdığım insanlar), tekinsiz varlıklar… Bunlar sadece estetik tercihler değil; içsel arketipler. Sanırım o yüzden işlerimde bir bütünlük var. Çünkü kaynağı tek bir yer: iç dünya.

Bir eseri yapma sürecin nasıl ilerliyor?

Kıvılcım genelde okuduğum eski bir mitolojik metinden, etkilendiğim karanlık bir estetikten ya da anlık beliren sürreal bir imgeden geliyor. Ciddi bir disiplin gerektiriyor. Fikir anlık ve kaotik gelse de, üretim süreci gerek tuvalin gerek masanın başında ince ince detay işleyerek, akademik bir disiplinle geçiyor.

Ama işin görünmeyen bir tarafı da var. Çalışmaya başlamadan önce ortamı hazırlarım. Işık, masa düzeni, müzik… Hepsi bir atmosfer yaratmak için. Özellikle yüzlerde çok takıntılıyım. O bakış “canlı” hissedene kadar bırakmam. Bazen saatlerce sadece bir göz üzerinde çalıştığım olur.

İlhamı beklemem. Masaya oturduğumda zaten çağırmış olurum. O masaya oturana kadar ne kadar acı çektiğimi de bir ben bilirim ama.

“Eseri bitirdiğimde sanki içimdeki o mitik dünyadan bir parçayı evcilleştirip, dışarı salmışım gibi hissediyorum”

Bir eserini tamamladığında hissettiğin tatmin duygusunu bizimle paylaşır mısın?

Zihnimde dolanan, formsuz ve gölge halindeki bir düşüncenin fiziksel veya dijital dünyada vücut bulması inanılmaz bir hafifleme hissi veriyor. Eseri bitirdiğimde sanki içimdeki o mitik dünyadan bir parçayı evcilleştirip dışarı salmışım gibi hissediyorum.

Ama o an büyük bir coşku değil, daha çok bir sessizlik geliyor. Sanki bir şey yerini bulmuş gibi. Tatmin birkaç gün sonra geliyor. Eserle arama mesafe girdiğinde hâlâ bana bir şey hissettiriyorsa, hâlâ içimde küçük bir ürperti yaratıyorsa, işte o zaman tamam diyorum. Bazen onu görmek bile istemiyorum tabi. Tuhaf. Doğum sonrası depresyon gibi, o çocuk benim değilmiş gibi.

Çalışırken müzik dinliyor musun? Yaratıcı sürecine katkı sağladığını düşündüğün 5 müzik albümünü bizimle paylaşır mısın?

Evet, ama bunu anlatırken liste yapınca biraz fazla ciddi duruyor. Aslında müzik benim için atölyenin atmosferini kuran bir şey.

Bazen Osi and the Jupiter – Nordlige Rúnaskog açıyorum. O ritüelistik, doğaya yakın tınılar gerçekten ortamı bir ayin alanına çeviriyor.

Melankolik ve gotik işlerimde sıkça Empyrium – Songs of Moors and Misty Fields dinlerim. O sisli atmosfer, sürreal manzaralarla çok örtüşüyor.

Detaylı ve uzun üretimlerde Om – Advaitic Songs. Tütsüyle o kadar iyi gidiyor ki.

İçsel karanlığı daha keskin bir yerden dışa vurmak istediğimde ise Ohol Yeg – Ölü Orman ya da Psychonaut 4 – Dipsomania devreye giriyor.

Ama dürüst olmak gerekirse bazen çok alakasız şeyler de dinliyorum. Sadece sevdiğim için yani. Resimle alakası olmasına gerek yok bana iyi gelsin yeter diyorum o an. Özlem Tekin aşığıyım herhangi bir albümü beni hemen havaya sokar..

Şeyma

Yaklaşık 15 yıldır seyahat ediyor. Asıl odak noktasını üretim/yaratıcılık olarak tanımlayarak bu bağlamda bir şeyleri dönüştürmeyi, yaşamdan üreterek beslenmeyi sürdürüyor. Müzik, resim, edebiyat, tasarım, doğa, gnostisizm, okült öğretiler, semboller ve mitler ilgileri arasında.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu