The Exorcist filmi, korku sinemasının hem kültürel hem de akademik düzeyde en çok tartışılan yapıtlarından biridir desek yanlış olmayacaktır. 1973’te William Friedkin tarafından çekilen film, yalnızca şeytani ele geçirme temasını değil, aynı zamanda kadın bedeninin korkunun kaynağı haline getirildiği tekinsiz dişilik imgesini de merkezine alır. Regan karakterinin masumiyetten şeytani bir varlığa dönüşümü, Barbara Creed’in monstrous-feminine kavramıyla örtüşen güçlü bir sinemasal örnek sunmaktadır.
Filmde Regan’ın değişimi, “masum” bir küçük kızdan “iğrenç” bir varlığa dönüşmesi şeklinde resmedilmektedir. Öfkeleniyor, dünyevi otoritelere kafa tutuyor, Tanrı’ya karşı geliyor, cinsellikten bahsediyor… Ve elbette sinema tarihine kazınmış o şok edici sahne: haçla mastürbasyon yapması ve annesine yönelik ensest iması. Filmdeki tüm bu sahneler “canavarlaşan kadınlık” kavramının sinemadaki en güçlü ve provokatif örneklerinden birine dönüşmüştür.
The Exorcist filmi – Regan’ın dönüşümü
Regan’ın Dönüşümü: The Exorcist’te Ergenlik ve Ataerkil Korku
Regan’ın küçük bir kız çocuğundan korkunç bir canavara dönüşmesi, erkek egemenliğinin ergenlikle özgürleşen genç kadınların hem bedensel hem de psikolojik gelişimine karşı duyduğu derin korkuyu gözler önüne serer. Küçük ve masum Regan’ın şeytani bir varlığa dönüşmesi yalnızca bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda toplumun kadın bedenine ve özgürleşen kadın kimliğine yönelik bastırılmış duygularını açığa çıkarır. Aşağılanma ve tiksinti duygusu, kendimiz ile başkası arasındaki sınırların bozulduğu anlarda ortaya çıkar ve bu durum, hem kimlik duygumuzu hem de toplumsal normları tehdit eden bir etki yaratır. The Exorcist’te Regan’ın yaşadıkları tam olarak bu süreci yansıtır: Masumiyetinden sıyrılırken bedeninin kontrolü elden çıkar ve izleyici, aynı anda hem korku hem de tiksinti hissiyle yüzleşir.
Filmde bedensel işlevler de özellikle vurgulanmaktadır: Regan’ın kusması, kanamaları, yaralanmaları ve diğer iğrençleşmiş halleri, ataerkil toplumun kadın bedeni üzerindeki korkusunu simgelemektedir. Barbara Creed’in belirttiği gibi, “canavarlaşan kadınlık/canavarlaşan dişilik”, tam olarak bu bedensel işlevlerden doğan iğrençliği ve ataerkil düzeni tehdit eden kadınlığı temsil eder. Ayrıca filmde Regan’ın annesinden ayrılmaya çalışması, Julia Kristeva’nın da vurguladığı gibi anne-çocuk ilişkisi üzerinden bir çatışma yaratıyor. Regan ve annesinin bozulan ilişkisi, Regan’ın hem bedensel hem de psikolojik dönüşümünü daha da yoğun ve rahatsız edici hale getirmektedir.
The Exorcist – Chris ve Regan
İhmalkar Anne Miti
The Exorcist filmi, 1970’lerin annelik anlayışını eleştiren bir film olarak da okunabilir. Chris (Regan’ın annesi), özerk kişiliği ve aktris olarak çalışma hayatını sürdürmesi nedeniyle ataerkil bakış açısıyla “ihmalkar bir anne” olarak resmedilir. Görünürde film, Peder Karras’ın (Jason Miller) şeytanla giriştiği manevi mücadele üzerinden iyilik ve kötülük, inanç ve inkar arasındaki arketipsel çatışmayı sahneler. Ancak bu metafizik çerçeveyi bir kenara bıraktığımızda, The Exorcist’i, ataerkil düzenin gözünden “isyankar bir genç kıza dönüşen küçük bir kızın” korkunç hikayesi olarak okumak da mümkündür. Böylece film, yalnızca doğaüstü bir dehşeti değil, aynı zamanda kadın özerkliğini ve annelik rollerini kontrol altında tutmaya çalışan toplumsal yapının karanlık yüzünü de görünür kılar.
Kızın ele geçirilmesi, annesi oyunculuk kariyeriyle meşgulken yalnız kaldığı anda başlıyor gibi görünüyor. Seyirciye, annenin evde olmamasının çocuğun savunmasız kalmasına ve kötülüğün bu boşluktan içeri sızmasına neden olduğu ima edilmektedir. Böylece hikaye, “ihmalkar anne” mitini güçlendirirken, aynı zamanda kadınların annelik dışında bir yaşam alanına sahip olmasını tehlike ve felaketle özdeşleştirmektedir.
Psikolojik Kavramlarla Sahne Analizleri
Şimdi ise filmin psikolojik boyutuna odaklanmak, The Exorcist filmindeki sahnelerin yalnızca korku estetiği bağlamında değil, aynı zamanda bireyin kimlik oluşumu, beden algısı ve bastırılmış dürtüler gibi kavramlarla nasıl ilişkilendiğini -kendimce- aktarmak istiyorum. Regan’ın dönüşümü psikolojik açıdan kimlik krizinin grotesk bir simülasyonu gibi. Ergenlik döneminin getirdiği kimlik arayışı, filmde şeytani bir varlık tarafından hızlandırılıp çarpıtılıyor. Regan artık sadece değişen değil, yabancılaşan biri.
The Exorcist
Masumiyetin Çöküşü: Kimlik Krizi (Identity Crisis)
Filmin başında Regan, Erik Erikson’un ergenlik öncesi dönemde tanımladığı “kimlik kazanma” aşamasına adım atmak üzere olan bir çocuk. Şeytanın ele geçirmesi, bu kimlik arayışını patolojik bir biçimde hızlandırıyor. Masum yüz ifadesinden sert bakışlara, sessiz tavırdan küfürlere geçiş, kimliğin istikrarsızlığını simgeliyor. Burada şeytan, hem bedensel hem zihinsel dönüşümün aşırı ve korkutucu bir metaforu haline gelmiştir.
Beden Algısı Bozukluğu (Body Dysmorphia) ve Abject
Regan’ın yüzündeki yaralar, derisinin solması, gözlerinin değişmesi, Kristeva’nın “abject” kavramıyla doğrudan örtüşüyor: Beden, hem kendimizden bir parça hem de bizden uzaklaşmış, yabancı bir nesne gibi algılanmaktadır. Psikolojik açıdan bu süreç beden bütünlüğünün bozulmasıyla tetiklenen derin bir tiksinti ve korku duygusunu açığa çıkarır. Regan’ın bedeni artık “ben” değildir, yabancı, düşmanca bir alan haline gelmiştir.
Psikososyal Gelişim ve Oedipus Kompleksi’nin Tersyüzü
Regan’ın rahiplere, annesine ve Tanrı’ya meydan okuması sadece şeytani bir isyan değil, aynı zamanda psikososyal gelişimde otorite figürlerine karşı doğal başkaldırının aşırılaştırılmış bir formudur. Burada Freud’un Oedipus Kompleksi tersine çevrilmiş gibi işler. Babaya yönelen rekabet yerine, anneye karşı cinsel ima ve saldırı sahneleri görülür. Regan’ın anneye karşı sergilediği bu tutum, ataerkil düzenin kabusu olan “anaerkil ev”in bozulmasını temsil eder.
The Exorcist filmi
Sesin Değişimi: Çoklu Kimlik Bozukluğu (Dissociative Identity Disorder)
Regan’ın sesi, film boyunca dramatik bir değişim geçirir. Başlangıçta masum ve çocukça bir tonda konuşurken, zamanla boğuk, erkeksileşmiş tonlara ve neredeyse hayvansı hırıltılara dönüşür. Regan’ın sesinin tuhaflaşarak korkunç bir şekilde değişmesi, yalnızca bir korku unsuru olmanın ötesinde, karakterin kimliğinin parçalandığını ve artık kendi bedeni ve ruhu üzerinde kontrolünün kalmadığını işitsel olarak yansıtır. Sesin bu şekilde bozulması, dissosiyatif bir kopuşun ve içsel çatışmanın sembolü olarak okunabilir. Regan artık tek bir varlık değil, kimliği parçalanmış, farklı yönleriyle çarpışan bir bilinç halindedir.
Film, özünde bir şey anlatsın ya da anlatmasın, benim hala defalarca izlemekten büyük keyif aldığım yapımların başında geliyor. Üstelik filme konu olan kitabı da defalarca okudum. Aynı şekilde defalarca daha izleyip okuyacağım gibi duruyor. Zira her izleyişimde ya da okuduğumda, daha önce fark etmediğim detayları yakalıyorum. Üstüne sayfalarca yazmak isterim ama sözü burada bırakıyorum.
Dip not: Yazıda rahatsız edici unsurlar bulunmaktadır!
Dip not 2: Ben elbette bir akademisyen ya da sinemacı değilim. Kendi okuduklarımdan ve anladıklarımdan yola çıkarak bir şeyler karalamak istedim, o yüzden sürç-i lisan olduysa affola.
REFERANSLAR:
- The Monstrous- Feminine, Barbara Creed
- Powers of Horror: An Essay on Abjection, Julia Kristeva
- Identity: Youth and Crisis, Erik Erikson