Sanatçı Tuğçe Arıöz İle Söyleşi

Sanırım bu aralar en keyif aldığım şeylerden biri de henüz keşfedemediğim, özellikle genç sanatçılarımızın eserleri ile tanışmak. Tuğçe Arıöz de onlardan biri. İlk karşılaşmamdan itibaren üretimindeki katmanlı düşünce yapısı ve sezgisel derinlik dikkatimi çekti. Hacettepe Üniversitesi mezunu olan Arıöz, disiplinler arası çalışan bir sanatçı. İlk sergisini yurt dışında açan Arıöz ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Merhabalar Tuğçe. Seni kısaca tanıyabilir miyiz?
1985 Ankara doğumluyum ve Hacettepe mezunuyum. Disiplinler arası çalışan bir sanatçıyım. Üretimlerimde dijital sanat, video, fotoğraf ve geleneksel resim tekniklerini bir araya getiriyorum. Çalışmalarımda bireysel bilinç ile kolektif hafıza arasındaki görünmez ilişkileri, doğa–insan–teknoloji üçgenindeki titreşim alanlarını araştırıyorum. Sanat pratiğim, izleyiciyi yalnızca görsel bir deneyime değil, varoluşu sorgulayan düşünsel bir alana davet etmeyi amaçlıyor.
“Doğayla kurduğum bağ, nesnelerin ve canlıların taşıdığı hafıza fikrine karşı merakımı tetikledi”
Sanatla kurduğun ilişki ne zaman ve nasıl başladı?
Sanatla ilişkim çok erken yaşlarda, daha çok gözlem ve yalnızlık üzerinden kuruldu. Doğayla kurduğum bağ, nesnelerin ve canlıların taşıdığı hafıza fikrine karşı merakımı tetikledi. Zamanla bu merak, görsel üretime ve anlatı kurma ihtiyacına dönüştü. Sanat benim için bir ifade biçiminden çok, dünyayı algılama ve anlamlandırma yöntemi haline geldi.
Çocukluğundan bugüne taşıdığın, üretimini etkilediğini düşündüğün bir anı var mı?
Çocukluğumdan bugüne taşıdığım fiziksel yara (yanık) izlerim var; özellikle bacaklarımda. Bu izler benim için yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil, hareketle kurduğum ilişkiyi belirleyen canlı bir hafıza alanı. Hem hareket etme isteğimi tetikleyen hem de hareket görünür hale geldiğinde ortaya çıkan kırılgan estetiği hatırlatan bir iz taşıyorlar.
Zamanla bu izler, kusursuzluk fikrine karşı geliştirdiğim düşünsel alanı beslemeye başladı. “Kusurun matematiği” diyebileceğim bir yaklaşımda, eksikliklerin ve kırılmaların aslında yeni olasılık alanları açtığını düşünüyorum. Üretim sürecinde de her şeyin aynı anda hareket ettiği, anlamın sabitlenmeden sürekli yer değiştirdiği bir algı alanıyla çalışıyorum. Bu izler, sanat pratiğimde hem fiziksel hem de kavramsal bir referans noktası haline geldi.

“Üretim sürecinde akışın tamamen durduğu anlar aslında çok nadir oluyor”
Üretim sürecinde akışın durduğu, ilerlemenin zorlaştığı anlar oluyor mu? Bu anlarda seni en çok zorlayan ne oluyor?
Üretim sürecinde akışın tamamen durduğu anlar aslında çok nadir oluyor. Çünkü pratiğim, tam da o durma, kopma ve anlamın askıya alındığı eşiklerle ilgileniyor. Bu kırılmalar çoğu zaman üretimin kendisini besleyen alanlara dönüşüyor.
Beni zorlayan süreç daha çok üretim dışındaki prosedürel aşamalar oluyor. Özellikle bir sergi hazırlarken gerekli yazışmalar, başvuru süreçleri ve üretimi belirli formatlara sığdırma gerekliliği zaman zaman akışı kesebiliyor. Kendimi ve yaptığım işleri sınırlı metinlere, belirli karakter alanlarına ya da tanımlayıcı kategorilere yerleştirmek benim için en zorlayıcı kısım diyebilirim.
Bugüne kadar seni en çok dönüştüren üretim süreci hangisiydi?
Dijital medya ile geleneksel üretim biçimlerini birlikte ele almaya başladığım dönem benim için güçlü bir dönüşüm noktası oldu. Özellikle video ve dijital kolaj çalışmalarında, teknolojinin sunduğu olasılıkları insan hafızası ve kolektif bilinç kavramlarıyla ilişkilendirmek üretim dilimi genişletti. Kendi evrimimin canlı tanığı olmak, bir kaç basamak yukarıdan kendimi izlemek… Bu süreç, sanatın yalnızca estetik bir alan değil, düşünsel ve deneyimsel bir araştırma alanı olduğunu daha derin kavramamı sağladı.

“Daha geniş ölçekli, izleyiciyi fiziksel olarak içine alan mekânsal yerleştirmeler üretmek istiyorum”
Henüz cesaret edemediğin ama denemek istediğin bir şey var mı?
Daha geniş ölçekli, izleyiciyi fiziksel olarak içine alan mekânsal yerleştirmeler üretmek istiyorum. Ses, ışık ve hareketin birlikte çalıştığı, izleyicinin yalnızca gözlemci değil, deneyimin aktif bir parçası olduğu projeler üzerinde düşünmeye devam ediyorum. Bu alan, hem teknik hem de kavramsal olarak beni heyecanlandıran bir keşif alanı.
Türkiye’de sanatçı olmanın en zor ve en besleyici tarafları sence neler?
Türkiye’de sanatçı olmanın zor taraflarının, benim ilk kişisel sergimi Avrupa’da açmama vesile olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle Türkiye’deki sanat alıcılarına, koleksiyonerlere, galerilere ve üretim sürecime dolaylı ya da doğrudan temas eden herkese teşekkür borçlu hissediyorum. Bu çevrenin varlığı ve oluşturduğu dinamik, beni daha iştahla üretmeye yönlendirdi.
Sanırım bu üretim temposu ve arayış hali, İsveç Malmö’deki Digitaliseum’dan altı ay süren bir kişisel sergi daveti almama kadar uzanan bir süreci tetikledi. Nisan 2026’da sona erecek bu sergiyi, Türkiye’de henüz bir kişisel sergi açmadan yurtdışında gerçekleştirebilmek benim için oldukça tuhaf ama bir o kadar da besleyici bir deneyim. Belki de Türkiye’de sanatçı olmanın en ilginç tarafı tam olarak bu karşıtlıkların içi. Önce yurt dışında kişisel sergi açıp sonra ülkede hâlâ “ilk sergi” fikrinin dolaşıyor olması, Türkiye’de sanatçı olmanın kendine özgü absürt mizahı olabilir.
Ama sanırım tam da bu çelişkiler, üretimi besleyen alanı oluşturuyor. Türkiye’de sanatçı olmak biraz zor, biraz ironik ama kesinlikle yaratıcı refleksleri keskinleştiren bir deneyim.




