RöportajlarYabancı

Müziğin Metafiziği Üzerine: Pothamus Röportajı

Uzun zamandır yeni ve güzel bir şeyler keşfedemiyordum, ta ki Pothamus’un albümleriyle tanışana kadar. Müzik insandaki birçok katmana hitap edebilir, ancak çok ilginçtir ki Pothamus bunun da ötesine geçiyor. Bunu, grup üyelerinin ilham kaynaklarını kendi içgüdüsel yetenekleriyle son derece doğal ve kusursuz bir şekilde harmanlayabilmelerine bağlıyorum. Günümüzde birçok grup yalnızca duyuluyor, fakat Pothamus gerçekten hissediliyor. Bu da onları benim için çok özel bir yere koyuyor açıkçası.

Peki kimdir, necidir bu grup? Müzik ile metafiziği harmanlayan sludge/post-metal grubu Belçika kökenli Pothamus, 2013 yılında kuruldu. Grup, 2020 yılında ilk tam uzunluktaki albümleri “Raya”yı yayınlayarak kariyerlerinde önemli bir dönüm noktasına imza attı. 2025 yılında ikinci albümleri “Abur”u dinleyicisi ile buluşturan grubun albüm kayıt, miksaj ve mastering süreçleri, Chiaran Verheyden tarafından gerçekleştirildi. Verheyden, aynı zamanda Psychonaut ve Hippotraktor gibi gruplarla yaptığı çalışmalarla da tanınıyor.

Pothamus röportajı, grupla ilgili zihnimde oluşan pek çok soruya derinlikli ve samimi cevaplar verdi. Müziğin arkasındaki düşünsel dünyayı ve yaratım süreçlerini daha yakından görmek için biz de Pothamus röportajına geçelim o halde.

“Kısa süre önce yeni albüm için müzik yazmaya ve hazırlıklara başladık”

İstanbul’dan selamlar! Bugünlerde neler yapıyorsunuz?

Hey Şeyma, selamlar! Son birkaç ayda üçümüzün de özel hayatında çok fazla şey oldu ve grubun temposunu biraz yavaşlatmak zorunda kaldık. Ama Kasım 2025’ten beri ilk konserlerimizi yeni verdik ve bu yıl bizi bekleyen birçok ilginç performans var. Ayrıca kısa süre önce yeni albüm için müzik yazmaya ve hazırlıklara başladık. Yani anlayacağınız, granitin hâlâ biraz daha yontulması gerekiyor ki yeni heykel ortaya çıksın, ama şu ana kadar yarattıklarımız konusunda çok heyecanlıyız. Şüphesiz ki bu, şimdiye kadarki en yoğun ve en kişisel albümümüz olacak.

Pothamus röportajı

Biraz başa dönelim. Pothamus’u kurduğunuzda sizi bir araya getiren temel motivasyon neydi? Ve Pothamus’tan önce grup üyeleri neler yapıyordu?

Hepimiz farklı müzikal geçmişlerden geliyoruz. Sam gençliğinde grunge/garage rock tarzında bir gruptaydı. Michael daha çok hard rock tarzında müzik yapıyordu. Ben ise Pothamus’tan önce Deadender adlı bir hardcore grubunda ve Plaguegrounds adlı bir sludge grubunda yer alıyordum. Sanırım 2012’de tanıştığımızda bizi ortak noktada buluşturan şey yavaş ve ağır müzikti. O dönemde giderek genişleyen müzikal zevklerimizi birbirine bağlayan tür buydu. Bu yüzden birlikte jam yapmaya başladığımızda gitarları düşük akort etmek ve tempoyu düşürmek çok doğal hissettirdi.

Metafizik temaların müziğinizde bu kadar merkezi olmasının özel bir sebebi nedir? Sizce müzik, insanın kendisini ve dünyayı anlaması açısından en güçlü şekilde neye hizmet eder?

Çok ilginç bir soru. Aslında metafizik olmayı “seçmiş” değilim; daha çok, keşfetmesi bana en dürüst gelen katman bu. Günlük dilin büyük kısmı bana aşınmış gibi geliyor; sanki hız ve açıklık için optimize edilmiş ama derinliğini kaybetmiş gibi. Metafizik temalarda beni çeken şey, bu düzleşmeye direniyor olmaları. Belirsizliğe, hemen tüketilmeyen ya da çözülemeyen şeylere alan açıyorlar.

“Müziğimiz bu noktada daha ağır ve meditatif tarafa kayıyor”

Bunu yakın zamanda çağdaş Batı toplumunda ritüellerin kaybını anlatan bir kitap okurken düşündüm. Tekrarların, sembolik jestlerin ve ortak anlam biçimlerinin kaybolduğu bir döneme girdik; onların yerini sürekli üretim ve şeffaflık aldı. Ritüeller eskiden zamana bir derinlik katıyordu, deneyimleri sadece geçip giden şeyler olmaktan çıkarıp içinde yaşanabilecek formlara dönüştürüyordu. Bence müzik, özellikle bizim yapmaya çalıştığımız türde müzik, buna karşı bir alan işlevi görebilir. Tekrar, yoğunluk ve süreyle çalıştığımızda aslında yeniden bir “içe çekilme” hissi yaratmaya çalışıyoruz. Bir şeyin içinde yeterince uzun süre kaldığında, o şey seni değiştirmeye başlıyor; sen de bir sonrakine bilinçli olarak geçmiyor, sadece akışa ayak uyduruyorsun.

Benim için metafizik taraf burada devreye giriyor: mesele “tema”lardan çok, görünür ve anlık olanın ötesinden bir şeyin ortaya çıkabileceği koşulları yaratmak. Peki müzik en çok ne için uygundur? Bence hâlâ kolektif olarak tamamen araçsallaştırılmamış bir şeyle karşılaşabileceğimiz son alanlardan biri. Kelime oyunu istemeden oldu, haha. Müziğin, verimlilik mantığını askıya alıp insanlara neredeyse yeniden ritüelistik hissettiren ortak bir zaman deneyimi sunabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden müziğimiz daha ağır ve meditatif tarafa kayıyor. Bunu herhangi bir şeyden kaçış olarak düşünmeyin; daha temel bir şeyle yüzleşebileceğin bir alan yaratmaktır bu. Hemen açıklanabilir bir işlevi olmayan ama derinden gerekli hissettiren bir şeyle.

Pothamus – Foto: Céline Gladiné

“Beni etkileyen şey, batı ezoterizminin bazı damarlarıyla Budist fikirlerin aynı özlerin etrafında dönüyor olmasıydı”

Doğu felsefesini Batı ezoterizmiyle birleştirme fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında bu bilinçli bir konsept olarak başlamadı; yani “doğu ve batıyı birleştirelim” gibi bir fikir değildi. Daha çok akademik çalışmalarım sırasında yaşadığım entelektüel bir sürtünmeden doğdu. Sosyoloji doktorası yaparken sürekli insanların dünyayla ilişkisini, anlamı ve yapıyı açıklamaya çalışan çerçevelerin içindesin; ama bunlar çoğunlukla oldukça analitik ve büyüsünü kaybetmiş bakış açıları oluyor. Bir noktada Budist düşünceyle ilişkili metinler okumaya başladım. Her zaman tamamen kanonik metinler değildi; bazen çağdaş, hatta sınırda yorumlardı. Ama benzer sorulara tamamen farklı bir yaklaşım sunuyorlardı.

Beni etkileyen şey, batı ezoterizminin bazı damarlarıyla Budist ya da yarı Budist fikirlerin aynı özlerin etrafında dönüyor olmasıydı. İkisi de rasyonel sistemlerin elinden kaçan şeyleri anlatmaya çalışıyor: geçicilik, karşılıklı bağlılık, benliğin istikrarsızlığı. Sosyolojide bunu öznellik ya da toplumsal inşa tartışmalarında görürsün; Budist düşüncede ise bu deneyimsel, neredeyse pratik bir hâl alır. Bu yüzden bağlantı bana zorlamaymış gibi gelmedi. Daha çok aynı desenin farklı dillerde ortaya çıkması gibiydi. Batı ezoterizmi bunu semboller, ritüeller ve gizli yapılarla kodluyor. Budist felsefe ise bunu sessizliğe ve inkâra kadar sadeleştiriyor. Ama ikisi de, kendi yollarıyla, gerçekliğin sabit ya da tamamen bilinebilir olduğu fikrine direniyor.

Pothamus röportajı

Şarkılarınızı dinlediğimde sanki sizi canlı dinliyormuşum gibi hissediyorum. Tek yapmam gereken gözlerimi kapatmak ve kendimi orada buluyorum. Böyle güçlü bir atmosfer yaratmanın sırrı sizce nedir?

Sırrımız iyi dostumuz Chiaran Verheyden, haha. Kendisi Hippotraktor grubunda gitar çalıyor ve profesyonel bir ses mühendisi. Şu ana kadar bütün albümlerimizi kaydedip mixleyen kişi de o. Ses konusunda adeta Tanrı vergisi bir yetenek. Ayrıca bizi kişisel olarak çok iyi tanıyor olması büyük bir ayrıcalık. Müziğimizle neyi başarmak istediğimizi, atmosferin teknik performanstan daha önemli olduğunu ve müziğin dinleyici üzerinde nasıl bir etki bırakmasını istediğimizi çok iyi biliyor.

Bir röportajınızda Amenra’nın sound’unu sevdiğinizi ve onlara benzediğinizi söylemiştiniz. Ben de Amenra’yı çok seviyorum. Ama arada net bir fark var: Amenra doğrudan acı ve karanlık gibi hissettirirken, sizin müziğiniz daha meditatif ve arındırıcı geliyor. Sanki karanlıktan arınma seansı gibi. Karanlıktan arınma fikri sizin müzikal ve felsefi dünyanıza nasıl uyuyor?

Birçok insan bizi konuşurken Amenra’dan bahsediyor ve bunu gerçekten iltifat olarak görüyoruz. Yoğunluk, tekrar ve törpülenmemiş bir samimiyet açısından ortak bir dil var. Ama aynı zamanda müzikal ve tematik olarak önemli yapısal farklarımız da bulunuyor. Onların müziği çoğu zaman acı ve insan kırılganlığıyla doğrudan bir yüzleşme gibi hissettirirken, bizim yaklaşımımız daha çok bir ifade biçiminden ziyade bir süreç ya da deneyim gibi.

“Karanlık yok olmuyor, daha büyük ve kapsayıcı bir alanın parçası hâline geliyor

Bu noktada “arınma” fikri biraz karmaşıklaşıyor, ama insanların neden bu kelimeyi kullandığını anlıyorum. Bizim için mesele karanlıktan ışığa geçmek ya da bir şeyi temiz bir hâle çözmek değil. Özellikle bir süre önce yazdığım Pothamus Codex’te geliştirdiğimiz şeyde, karşıtlıklardan çok sürekliliğe vurgu var. Eğer meditatif ya da arındırıcı hissettiren bir şey varsa, bu muhtemelen müzikte tekrar ve sürenin işleyiş biçiminden kaynaklanıyor. Belirli bir yoğunluğun içinde yeterince uzun süre kaldığında, o yoğunluk sadece negatif ya da baskıcı olmaktan çıkıyor. Dönüşüyor; ya da belki senin onunla ilişkin dönüşüyor. Bana göre karanlık yok olmuyor, daha büyük ve kapsayıcı bir alanın parçası hâline geliyor.

Felsefi olarak bu, aşkınlıktan çok içkinlik fikrine yakın. Kaçılacak bir “dışarısı”, ulaşılacak nihai bir arınma yok. Daha çok ritüelistik bir dalış yoluyla derinleşme, bir tür uyumlanma var. Ama belki de tam olarak bu arınmanın kendisi: zaten yüzeyin altında var olan bir şeyle daha uyumlu hâle gelmek.

Pothamus – Church of Doom, GC Het Marca
2024.10.05

“Sanırım tüm bunların birleşimi organik olarak meditatif diyebileceğin bir şeye dönüştü”

Sanırım aynı röportajdı. Teknik uzmanlıktan çok kalpten gelen bir müzikal bilginiz olduğunu söylemiştiniz. İlk müzik yapmaya başladığınızda böyle meditatif bir müzik yaratmayı hedefliyor muydunuz?

Evet, bu ifade aslında hiçbirimizin geleneksel anlamda eğitimli müzisyenler olmamasından geliyor. Sam bir dönem gitar dersleri aldı, Michael bas üzerine biraz eğitim gördü, ama özünde hepimiz kendi kendimizi yetiştirdik. Ben hiç davul dersi almadım; shruti gibi enstrümanları da tamamen deneyerek öğrendim. Benim için bu çalışma şekli en dürüst yöntem gibi geliyor. Teknik eğitime karşı olduğum için değil; aksine ona büyük saygı duyuyorum. Ama bu yöntem bizi sezgisel bir ifade biçimine daha yakın tutuyor. Fikirleri sürekli “doğru olan nedir?” filtresinden geçirmek yerine, o anda gerekli hissettiren şeye doğrudan tepki veriyorsun.

Meditatif taraf ise zamanla, düşük akortlarımızın, yavaş ama tekrarlayan ritmik yapılarımızın, benim kavramsal ve felsefi arayışlarımın ve hepimizin teknik/müzikal katkılarının doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Sanırım tüm bunların birleşimi organik olarak meditatif diyebileceğin bir şeye dönüştü.

Müzisyenler dışında ilham kaynaklarınız arasında hangi sanatçılar ya da düşünürler var?

Ah, bu saatlerce cevaplayabileceğim bir soru, haha. Oldukça geniş bir alan ve ne kadar çok okursam o kadar büyüyor. Sosyoloji geçmişim nedeniyle doğal olarak yapı, anlam ve dünyadaki yerimiz üzerine düşünen isimlere yöneldim. Max Weber ya da Émile Durkheim gibi isimler, ama aynı zamanda ritüellerin aşınması ve sembolik derinliğin kaybı üzerine yazan Byung-Chul Han gibi çağdaş düşünürler. Bu fikirler, müziği yeniden bir derinlik alanı olarak deneyimleme biçimimle doğrudan örtüşüyor.

Aynı zamanda daha klasik felsefi çerçeveler de ilgimi çekiyor. Friedrich Nietzsche, Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich Hegel gibi isimler. Onları birebir takip ettiğim için değil, bilginin, algının ve varoluşun sınırlarını haritalamaya çalıştıkları için. Bir de daha eski, mistik ya da teolojik yazılar katmanı var. Hildegard von Bingen ya da Julian of Norwich gibi figürler. Onların metinlerinde düşünce çok daha deneyimsel bir hâl alıyor ve bu bana sanatsal olarak çok yakın geliyor.

Bunun yanında özellikle araştırma yıllarımda hayatıma giren Budist ya da Budizm’e yakın metinlerle de vakit geçirdim. Bunlar benliğin çözülmesi, geçicilik ve karşılıklı bağımlılık üzerine çok farklı bir bakış sunuyor. Daha yakın zamanda ise bilinçli şekilde tamamen Batı merkezli, hatta etnosentrik çerçevelerden uzaklaşmaya çalışıyorum. Bu da yerli bilgelik biçimlerine, animist dünya görüşlerine ya da insanla insan olmayan arasındaki sınırın daha akışkan olduğu panteist fikirlere yönelmek anlamına geliyor. Elbette bu gelenekleri tamamen anladığımı ya da sahiplenebileceğimi iddia etmiyorum; daha çok dinleme ve merkezin dışına çıkma çabası olarak görüyorum.

Yani sabit bir ilham listesi yok aslında. Daha çok farklı düşünme biçimlerini okumaya, onlarla karşılaşmaya ve birbirleriyle rezonansa girmelerine izin vermeye yönelik bitmeyen bir açlık var bende. Müzik de bütün bu seslerin — felsefi, mistik, sosyolojik, kişisel — bir arada var olabildiği bir buluşma noktası hâline geliyor.

Bu keyifli röportaj için çok teşekkürler!

Şeyma

Yaklaşık 15 yıldır seyahat ediyor. Asıl odak noktasını üretim/yaratıcılık olarak tanımlayarak bu bağlamda bir şeyleri dönüştürmeyi, yaşamdan üreterek beslenmeyi sürdürüyor. Müzik, resim, edebiyat, tasarım, doğa, gnostisizm, okült öğretiler, semboller ve mitler ilgileri arasında.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu