İmgenin Karanlık Hafızası: Ebrahel Lurci

Her ne kadar sanatçı Ebrahel Lurci‘yi daha çok İthaki Yayınları’nın Karanlık Kitaplık serisi için ürettiği işleriyle tanıyor olsak da, onun görsel dünyası ilk bakışta beklenmedik bir tanışıklık hissi uyandırıyor. Sanki üretimleriyle uzun zamandır tanışıyoruz, imgeleriyle daha önce bir yerlerde temas etmişiz gibi. Lurci’nin işlerinin zamansız ve kolektif bir belleğe yaslanan yapısı, bizi ilk kez karşılaştığımız halde çoktan tanıdığımız imgelerle baş başa bırakıyor. Çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz karanlık masallar, halk hikayeleri ve bilinçdışımızda yer eden o belirsiz korku silüeti, Lurci’nin işleriyle somut bir forma bürünüyor adeta.
Aslında konuya dair çok daha fazla şey yazmak isterdim, zira Ebrahel Lurci ve işleri üzerine uzun uzun düşünmeyi ve yazmayı hak eden katmanlı bir alan açıyor. Ancak bu metnin sınırları içinde hepsine değinmek zor. Şimdilik bu başlıkları burada bırakıp, ayrıntılarını ve yeni okumaları başka bir yazıda ele almak en doğrusu olacak.
Lafı çok da uzatmadan röportaja geçelim. Ebrahel Lurci ile üretim pratiğini, görsel dilinin beslendiği kaynakları ve çalışmalarında sıkça karşılaştığımız karanlık, bellek ve tekinsizlik kavramlarını merkeze alan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Kendinizi tanımlarken nereden başlamak istersiniz? Bugüne kadar sizi sanatsal anlamda şekillendiren yolculuğu bizimle paylaşır mısınız?
Çocukluktan itibaren korku, kutsallık, sadakat, çürüme, bilinmeyen ve sessizlik gibi kavramlara karşı süreklilik gösteren bir yönelimim oldu. Bu yönelim zamanla görsel bir dile, ardından da ürettiğim her şeyin içine nüfuz etti. Sonra zamanla fark ettim ki benim için üretim, bir şey eklemekten çok, bir şeyi kazımakla ilgili. Yüzeyde olanı geri çekip, altta duranla temas kurma çabası. Bu yüzden işlerimde figür, yalnızca bir biçim değil; bir ağırlık, bir yansıma ve çoğu zaman adı konmamış bir gerilim taşıyor.
“İçsel kaos azalmadı ama ona bir iskelet kazandırmayı öğrendim”
İlk üretiminizi hatırlıyor musunuz? Bugünkü işlerinizle arasında nasıl bir dönüşüm var?
Evet hatırlıyorum. İlk işlerim daha tepkiseldi: içimde olanı dışarı atmaya çalışıyordum. Bugünkü işlerimde hâlâ o ham kaynak var ama artık kontrol de var. Eskiden duygu öndeydi, form arkasından sürükleniyordu. Şimdi form da en az duygu kadar belirleyici. İçsel kaos azalmadı ama ona bir iskelet kazandırmayı öğrendim. Bugünkü işler daha sessiz, daha yoğun ve daha bilinçli, tabi bu süreç çok doğal ve olağan.

Üretirken sezgi mi yoksa bilinçli kararlar mı sizi yönlendiriyor?
Üretim sürecimi sezgi ve bilinç karşıtlığı üzerinden tanımlamayı yetersiz buluyorum. Çünkü benim pratiğimde sezgi, irrasyonel bir dürtü değil; henüz dile gelmemiş bir bilgidir. Bilinç ise onu denetleyen bir otorite olmaktan çok, ona biçim kazandıran bir sistem.
Bir işin başlangıcında neyi aradığımı çoğu zaman ben de bilmiyorum. Ancak ortaya çıkan formlar, tekrar eden imgeler ve yönelimler, sürecin başından beri çalışan daha derin bir yapıya işaret ediyor. Benim bilinçli kararlarım bu yapıyı icat etmiyor yalnızca onun sınırlarını belirliyor. Bu yüzden üretimimde karar veren tekil bir “ben” yok. Sezgi içeriği açar, bilinç onu yoğunlaştırır. Ortaya çıkan şey ise ikisinin toplamı değil, aralarındaki gerilimden doğan bir üçüncü alandır.
“Karanlık sadece korktucu değil, korkunun kendisi için bile tehditkârdır”
Karanlık temalarla kurduğunuz bağ nereden besleniyor? Sizce bu bağ karanlık olanın romantize edilmesi gibi bir riski içinde barındırıyor mu?
Karanlıkla kurduğum ilişki tam olarak açıklayamadığım bir erdem duygusundan besleniyor. Buradaki erdem, ahlaki bir konumlanış değil; yıkımla, çöküşle ve bilinmeyenle temas hâlinde kalabilme kapasitesi. Yani kaçınmadan, yumuşatmadan ve onu hızla anlamlandırmaya çalışmadan orada durabilme hâli. Tüm yıkımı kabul edip yine de doğrudan bilinmeyenin içine bakabilmek. Benim için karanlığın asıl gücü burada. Korkutucu imgelerde değil, bilincin çözüldüğü o eşiğe geri çekilmeden temas edebilme cesaretinde. Üretimim, büyük ölçüde bu temasın form kazanma biçimi ve karanlık içinde sabit bir şey taşıyan bir alan değil; bastırılan, korkulan, dışarı atılan her şeyin geçici olarak toplandığı bir yüzey.
Bana göre de karanlıktaki en rahatsız edici şey, orada bulunan tekil imgeler değil, her şeyin birbirine dönüşebilir hâle gelmesi. Kişinin kaçtığı şeyle, ona bakan şeyin aynı zeminde erimesi. Bu yüzden karanlık sadece korkutucu değil, korkunun kendisi için bile tehditkârdır.
Karanlığı içselleştirmek ve onunla çalışmak ise bir estetik tutumdan çok, bir iktidar ilişkisine dönüşüyor bence. Çünkü orada kalabilmek, çökmemek ve üretmeye devam edebilmek, algının sınırlarını genişletir. Benim işlerimde karanlık, teslim olunan bir alan değil; müzakere edilen bir alandır. Ve bu müzakerenin kendisi, başlı başına bir güç formudur. Bu bağ elbette karanlığın romantize edilmesi riskini taşıyor. Ancak ben bunu kaçınılması gereken bir sapma değil, insan doğasının kaçınılmaz bir işlevi olarak görüyorum. Çünkü insan zihni yalnızca anlam üretmez, aynı zamanda tehditkâr olanı idealize etme konusunda son derece yetkindir. Korkuyu, yıkımı ve hatta yok oluşu bile imgeler aracılığıyla katlanılabilir, hatta arzu edilebilir formlara dönüştürebilir.
Hayatınızda yaratıcılığınızı kökten değiştiren bir kırılma anı oldu mu?
Net bir kırılma anı hatırlamıyorum. Bu durum olaylarla değil, süreçlerle değişti açıkçası. Değişim bende hiçbir zaman dramatik bir eşik olarak ortaya çıkmadı; fark ettiğim anda çoktan yerleşmişti.
Üretimi, bilinçdışının somutlaşma biçimlerinden biri olarak görüyorum. Siz bir sanatçı olarak üretimle bilinçdışı arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
Bana göre üretimle bilinçdışı arasındaki ilişki neden ve sonuçtan çok bir sızıntı ilişkisi. Bilinçdışı, doğrudan “anlatmak” istenen bir alan değil. Daha çok bastırılmış deneyimler, tekrar eden imgeler, korkular, arzular, suçluluklar, çocukluktan kalma izler ve bedensel hafızayla çalışır. Üretim ise bu alanın kendine bir çıkış yolu bulduğu yerdir ki ben bunu aynı zamanda ürkütücü bulurum.
Çoğu zaman üretirken “ne yaptığını bilen” bilinç geri çekilir. Orada kararlar vardır ama bu kararlar rasyonel bir planın sonucu değildir; daha wok sezgisel, hatta bazen zorlayıcıdır. Bir formun tekrar tekrar ortaya çıkması, belirli temalara istemsizce geri dönülmesi ya da bir görüntünün “neden böyle olması gerektiğinin” açıklanamaması tam da buradan gelir. Bilinçdışı, dili sevmez ama biçimi sever.
Bu yüzden üretim benim için bilinçdışını ifade etmekten çok, ona tanıklık etme hâlidir. Sanatçı çoğu zaman bir şey yaratmaz; zaten var olan, ama görünmeyen bir şeyi açığa çıkarır. Ortaya çıkan iş, bilinçli niyetlerle değil, zihnin kontrol edilemeyen katmanlarıyla şekillenir.




