Bilinmeyene YolculukSanat Sepet

Makul Zihnin Mantıksız Korkusu: Cinli Filmler Neden Korkutur?

Cin filmleri çoğu zaman (bir izleyici olarak) teknik açıdan saçma, anlatı bakımından tekrarcı ve hatta komik bulunur. Buna rağmen ışıklar kapandığında, tanıdık bir evin koridorunda ya da gecenin sessizliğinde geçen bir sahnede seyirci istemsizce irkilir. Gülme ile tedirginlik arasındaki bu tekinsiz süreç sadece sinemasal bir etki olarak açıklanamayacak kadar ısrarcıdır. Çünkü burada korku, perdede görünenle sınırlı değildir. Daha derin, daha eski ve daha tanıdık bir yerden sızar.

Peki estetik olarak ikna edici olmayan bir anlatı, neden bedende gerçek bir korku tepkisi üretir? Cin figürü, neden diğer doğaüstü varlıklardan daha “yakın” ve rahatsız edici hissedilir? Bu korku gerçekten izlenen filme mi aittir, yoksa seyircinin çoktan bildiği, fakat adını koymaktan kaçındığı bir kültürel hafızaya mı dokunur? Gülünç olanla tekinsiz olanın bu tuhaf birlikteliği, bize neyi hatırlatmakta, neyi gizlice sormaktadır?

Estetik açıdan zayıf bir anlatının bedensel bir korku tepkisi üretmesi, korkunun kaynağının sinemasal inşadan çok halk anlatılarında kök salmış ortak deneyimlere dayanmasından kaynaklanır. Cin figürü, masallarda, uyarı hikayelerinde ve gündelik dilde sürekli yeniden üretilmiş ve bu yüzden zihinde kurmaca değil, ihtimal olarak yer etmiştir. Diğer doğaüstü varlıkların aksine cin, uzak coğrafyalara ya da hayal dünyalarına ait değil, evin eşiğine, geceye, sessizliğe ve tanıdık mekanlara yerleştirilmiştir. Gülünçlükle tekinsizliğin iç içe geçmesi ise halk anlatılarının doğasına işaret eder: Korku çoğu zaman abartı, tekrar ve basit imgelerle aktarılır. Dolayısıyla izleyiciye filmin kendisinden çok, çocukluktan beri duyulan hikayeleri hatırlatır ve şu soruyu sessizce sordurur: “Ya anlatılanlar sadece hikaye değilse?”

Türk Halk Anlatıları ve Sinemaya Yansıması

Türk halk anlatılarıyla sinema arasındaki ilişki, özellikle korku türünde belirginleşen derin bir etkileşim alanı yaratmaktadır. Korku filmleri bu bağlamda yalnızca evrensel korku şemalarını yeniden üretmez, aynı zamanda ait oldukları toplumun sembollerini, inanç kalıplarını ve anlam haritasını da perdeye taşır. Türk korku sinemasında cin figürü, basit bir doğaüstü varlık olmaktan ziyade, izleyicinin zihninde zaten var olan folklorik ve dinsel imgelerle temas eden bir temsil alanı sunar. Senarist ya da yönetmen, bu ortak hafızadan beslenen kodları kullandığında, ortaya çıkan korku yabancı bir tehdit gibi değil, tanıdık ama rahatsız edici bir olasılık olarak algılanır. Böylece sinema, korkuyu üretmekten çok, zaten bilinen bir duyguyu harekete geçiren bir araç haline gelir.

Bu noktada korkunun etkisi filmin estetik gücünden ya da anlatısal tutarlılığından bağımsız biçimde işler. İzleyici, karşılaştığı imgeleri yalnızca gördükleriyle değil, geçmişte duydukları, öğrenilmiş korkular ve kültürel aktarım yoluyla içselleştirdikleriyle birlikte okur. Doç. Dr. Gizem Şimşek Kaya “Korku türündeki yapımların genel özelliği dinsel inancın kuvvetlendirilmesini sağlamaktır” der. Cin figürü bu nedenle perdede belirdiği anda, kolektif bir hafızanın kapısını aralar. Film, izleyicinin bilinçdışında yer etmiş inanç ve anlatıları görünür kılarak, korkunun kaynağını anlatının dışına taşır.

Şeytan (1974) Yönetmen: Metin Erksan

2000 Sonrası Türk Sinemasında Halk Anlatıları ve Cinler

2000’li yıllar sonrasında Türk korku sinemasında belirgin bir kırılma yaşanır ve anlatıların büyük bölümü neredeyse tek bir eksene, Türk halk anlatılarında kendine sıklıkla yer bulan cin temasına yoğunlaşır. Bu döneme gelinceye kadar yerli korku sinemasında doğrudan musallat, cin ya da benzeri metafizik tehditleri merkezine alan özgün örneklerin son derece sınırlı olduğu görülür. Bu açıdan bakıldığında, 1974 yapımı Şeytan filmi önemli bir istisna gibi dursa da, bütünüyle The Exorcist uyarlaması olması nedeniyle -her ne kadar filmde islami motifler sıkça karşımıza çıksa da- yerel korku geleneğinin organik bir ürünü olarak değerlendirilmesi güçtür bana göre.

Asıl dikkat çekici dönüşüm (keşke dönüşmeseydi) 2000’ler sonrasında cin figürünün yerli korku anlatılarında merkezi bir konuma yerleşmesiyle başlar. Cin temalı filmler, anlatı düzeyinde çeşitlilik sunmasa da, halk anlatılarında kök salmış musallat, büyü, muska ve görünmeyen varlık temalarını sürekli yeniden dolaşıma sokar. Böylece korku teması, sinemasal yaratımdan çok kültürel hatırlama üzerinden işler.

Bu noktada 2004 yapımı Büyü filmi, anlatısını doğrudan Kur’an’da yer alan cin ve doğaüstü varlık inancına yaslayarak kurar ve korkunun kaynağını açık biçimde dinsel ve halk anlatılarıyla ilişkilendirir. Lanetli olduğuna inanılan bir köye araştırma amacıyla gelen arkeologlar, modern ve rasyonel bir bakış açısını temsil ederken, karşılaştıkları varlık, geçmişte işlenmiş kolektif bir suçun sonucu olarak ortaya çıkar.

2004 yapım Büyü filminden bir kare

Gizem Şimşek Kaya bu tarz filmler için ise “Bu filmler nüfusunun çoğunluğunu İslam inancına sahip bireylerin oluşturduğu Türkiye’de, Türk kültürüne özgü kültürel kod barındıran dinsel korkular, yani Kur’an’da yer alan korkulardan ve Kur’an ayetlerinden faydalanılarak yaratılmıştır” der. Dolayısıyla cinli filmler, özellikle 2000’ler sonrasında, dinsel ve kültürel kodların harekete geçirilmesiyle işleyen bir korku deneyimi sunar ve izleyicideki tedirginliği tam da bu yakınlıktan üretir.

Bu anlamda psikanalist Carl Jung’un kolektif bilinçdışı kavramı, cin temalı filmlerin neden rasyonel inançtan bağımsız biçimde etkili olabildiğini açıklamak için işlevsel bir çerçeve sunar. Jung’a göre birey, yalnızca kişisel deneyimlerinden değil, ait olduğu kültürün kuşaklar boyunca aktarılan ortak imgelerinden de beslenir. Cin figürü de bu ortak imgelerden biri olarak, inanç düzeyinde reddedilse dahi bilinçdışında varlığını sürdürür. Masallarda, uyarı hikayelerinde, dinsel anlatılarda ve gündelik dilde tekrar tekrar karşılaşılan cin figürü, zihnin derin katmanlarında “tehdit” olarak kodlanmıştır.

Yani inanmadığımızı söylediğimiz, hatta kimi zaman alaya aldığımız o figür, bilinç düzeyinde reddedilse bile bilinçdışında etkisini sürdürür. Gülmek bu noktada bir inkar biçimi, bir savunma refleksi olarak ortaya çıkar, fakat beden ve duygu, kültürel hafızanın taşıdığı o eski uyarıya kayıtsız kalamaz.

Cinleri Artık Rahat mı Bıraksak?

Peki Türk halk anlatılarında sadece cinler mi var? Elbette hayır! Türk mitolojisi, halk inançları ve masallar tek bir doğaüstü varlıkla sınırlı olmayan, son derece zengin ve katmanlı bir evrendir desek yanlış olmayacaktır. Albastı, karakoncolos, gulyabani, germakoçi, tepegöz, hortlak gibi pek çok varlık, farklı coğrafyalarda farklı adlar ve özelliklerle anlatılagelmiştir. Bu çeşitliliğin en dikkat çekici örneklerinden biri Doğu Karadeniz’de yaygın olan cazu inancıdır. Cazu, çoğunlukla yaşlı bir kadın ya da bir hayvan suretinde anlatılan, ölümlere ve hastalığa sebep olan şeytani bir varlıktır. Özellikle Doğu Karadeniz’de yaygın olarak inanılmaktadır. Anne tarafım Rizeli olduğu için benim de çocukken bu tarz cazu hikayelerine çokca maruz kalmışlığım vardır.

Doğu Karadeniz halk anlatılarında yer alan bir diğer figür olan germakoçi, bölgenin sert doğası, dağlık coğrafyası ve kapalı yaşam alanlarıyla doğrudan ilişkilendirilen, görece az bilinen fakat son derece çarpıcı bir figürdür. Germakoçi genellikle dağlarda, ormanlık alanlarda ya da sisli geçitlerde ortaya çıkan, insanları yolundan saptıran, aklını karıştıran ve çoğu zaman geri dönülmesi zor bir kaybolma haline sürükleyen bir varlık

Bir başka önemli figür olan karakoncolos ise, Türk halk inançları ve Balkan folkloru içinde kışla, karanlıkla ve sınır halleriyle ilişkilendirilen en dikkat çekici varlıklardan biridir. Özellikle yılın en uzun gecelerinde, gecenin gündüzle, evin dışarısıyla, güvenli olanın bilinmeyenle kesiştiği anlarda ortaya çıktığına inanılır.

Sözün kısası artık cinleri rahat bırakmalı ve biraz da bu tarz konulara yönelmeliyiz bence, çünkü Türk halk inançları ve anlatıları, korku sinemasının tekrar tekrar dolaşıma soktuğu tek bir figürden çok daha katmanlı bir hayal gücü sunuyor. Bu figürlere yönelmek, korkuyu kutsal metinlere yaslanan dar bir çerçevenin dışına taşımak ve sinemayı yerel mitolojiyle daha yaratıcı bir diyaloga sokmak anlamına gelir. Belki de asıl mesele, korkunun kaynağını sürekli aynı yerden çağırmak değil, unuttuğumuz, bastırdığımız ya da anlatmaktan vazgeçtiğimiz hikâyelere yeniden kulak vermektir. Ne dersiniz?

Referanslar:

  • Dabbe Zehr-i Cin Filminin Türk Halk Bilimiyle Bağlantılılığının Charles Sanders Peirce’ın Göstergebilim Kuramıyla İncelenmesi, Berceste Gülçin Özdemir
  • Laz Halk İnanışları ve Mitolojisi, İrfan Aleksiva
  • Sinemada Korku ve Din, Gizem Şimşek Kaya
  • Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı, Jung

Şeyma

Yaklaşık 15 yıldır seyahat ediyor. Asıl odak noktasını üretim/yaratıcılık olarak tanımlayarak bu bağlamda bir şeyleri dönüştürmeyi, yaşamdan üreterek beslenmeyi sürdürüyor. Müzik, resim, edebiyat, tasarım, doğa, gnostisizm, okült öğretiler, semboller ve mitler ilgileri arasında.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu